İlk kez adını ilkokul üçüncü sınıfta öğretmenimden duymuştum. Hemen eve gidip haritamda yerine bakmıştım. Hint okyanusunda küçücük bir gözyaşı damlası gibi görünen ülkenin ismi bana çok gizemli gelmişti. Epey hayal kurduğumu hatırlıyorum. Şimdi geriye dönüp baktığım zaman daha o yaşlarda evrenden hayallerimin gerçekleşmesini talep etmişim. Gel gör ki, 2018 in başında gitmek kısmet oldu. Acaba evren, benim isteklerime rötarlı mı cevap veriyor?  Şaka bir yana Sri Lanka’ yı daha çok çayından dolayı Seylan olarak biliyoruz.  Bu adayı Colomb ilk bulduğunda her tarafı su ile çevrili olduğu için Sea Land diye isimlendirilmiş. Zamanla değişerek Ceylon (ziilon diye telaffuz ediyorlar) olmuş. Adanın yerlileri ise bu isimden hiç haz etmemişler. Onlar memleketlerine benim de çocukken çok sihirli bulduğum Sri Lanka diyorlar. Sri Lanka’nın yüz ölçümü 65.000 km2, yani Türkiye’nin on ikide biri kadar. Nüfusu ise 20 milyon civarında, bizim dörtte birimiz.

Yola düşmeye karar verdiğim noktada her zamanki gibi başladım ülke ile ilgili bilgilere çalışmaya. Bu ön hazırlık dönemi; otelleri ayarlama, günlük programı belirleme benim için neredeyse gezi kadar keyifli, heyecanlı bir süreç. En büyük sorun trafiğin soldan akması oldu çünkü bu araba kiralayamayacağım anlamına geliyordu. Üstüne üstlük pek çok Uzakdoğu ülkesinde olduğu gibi yollar çok darmış. Tüm bloklarda 50 km lik bir yolu iki saatte aldık gibi yazılar okumaya başlayınca tutuştum tabi. Zamanlama açısından bu detaylar çok önemli olduğu için daha fazla çalışmak, araştırmak gerekti. Nihayetinde İngilizce bilen, şoförlü bir araba kiraladım. Anlatmaya başlayacağım bu bir haftalık seyahati üç yakın arkadaşımın eşliğinde unutulmaz anılar biriktirerek tamamladım.

İstanbul Sabiha Gökçen’den Doha’ya oradan da Colombo’ ya, Katar havayolları ile uçtuk. Sabah Colombo havaalanında bizi şoförümüz Dilan karşıladı. Gezinin ayrı bir rengi de Dilan oldu. Çok sempatik, çok bilgili, ne istersek yerine getirmeye çalışan, sürprizlerle dolu Dilan. Tüm gezi boyunca hem şoförümüz, hem de rehberimiz oldu. Tek kusuru, dört kişi için hayli büyük olan (yollarda çok vakit geçireceğimiz için konforlu olsun diye) van tipi Toyota’yı; daracık yollarda Ferrari gibi kullanarak adrenalin düzeyimizi sürekli yüksek tutması idi.

Havaalanından; hiç beklemeden Dambulla’ya doğru yola çıktık ki tüm blok yazarları az bile yazmış dedik. Yol iki şeritli, tek gidiş, tek geliş, her yer tuk tuk (bizim triportörün biraz ufağı) ve motosiklet, dolayısı ile kural diye bir şey yok.  İlk durak Pinnawala Fil Yetimhanesi; buraya 80 km yi 3.5 saatte kat ederek ulaşabildik. Neyse ki gördüğümüz filler ve seremoni (banyo yapmaları, yavru fillerin beslenmesi) buna değdi. Burada filleri, aramızda yalnızca doğal bariyerlerin ve bakıcılarının olduğu doğal ortamlarında gözleme şansımız oldu. Afrika filleri ‘XXL’ ise Asya filleri ‘L’ endamında ama yine de ufak tefek sanmayın. Burası yaralanmış ve yetim fillere bakmak için kurulmuş bir merkez, fakat zamanla üredikleri için fillerin sayıları epey bir artmış.

Dambulla’ya 100 km sonra ulaştık. Tahmin edebileceğiniz gibi yol bizi bitirdi. Herkes yavaş yavaş söylenmeye başlamıştı. Amaaaa, 2 gün kalacağımız oteli görünce ekip sustu ve yüzümüze kocaman bir gülümseme oturdu. Paradise otel hakikaten adı gibi bir doğa içinde huzurun resmi olabilecek bir yer. Tabi biz 2 gün burada kalsak bile yüklü programımızdan dolayı otelde yeteri kadar keyif yapamadık. İki gün boyunca ekibin tartışma konusu ‘madem yalnız yatmaya geleceğiz niye böyle bir otelde kalıyoruz. Daha ucuz bir yerde (temiz olmak kaydıyla) kalabilirdik’ ya da ‘akşamları çok yorgun dönüyoruz böyle keyifli bir yer enerjiyi şarj ediyor, iyi ki burada kalmışız’ vb. Aslında olay şu: Sri Lanka’da pansiyonlar ve küçük oteller ortalama bir gezginin (belirtmek isterim kırk yaş üstü diye) rahat edemeyeceği yerler. Aynı şekilde hijyenik ve lokal restoran bulmak Colombo ve adanın güneyi dışında pek mümkün değil. Oteller bu konuda en güvenilir yerler. 

Sri Lanka tipik bir tropik ülke, her yerden envai çeşit bitki fışkırıyor. Yemyeşil manzarada dev palmiyeler, Hindistan cevizi (king cocconut; bu adaya özgü oldukça büyük bir hindistan cevizi ama tadı küçükleri ile aynı), muz ağaçları ve bilmediğimiz çeşit çeşit yüksek bitkilerin yanı sıra hayvan çeşitliliği de muazzam. Burada insanlar adeta hayvanat bahçesinde yaşıyorlar; filler, maymunlar, sincaplar, iguana ve dev kertenkeleler, rengarenk kuşlar… Tam da çocukken hayalini kurduğum gibi.

İkinci gün sabah erkenden Dambulla’ya çok yakın, Sri Lanka’nın en etkileyici yeri, Unesco Dünya Miras listesinde yer alan Sigiriya Aslan Kalesine gidiyoruz. Sigiriya, Sri Lanka için olmazsa olmaz listesinde ilk sırada yer alıyor. Büyük bir düzlüğün ortasında 200 metre kadar yükselen masa şeklinde üzeri dümdüz yekpare bir kaya parçası. Yemyeşil düzlüğün içerisinde uzaktan görünümü müthiş etkileyici. Fotoğraf çekmeye doyamıyoruz. Dilan, 5.yy da geçen bir hikaye anlattı bize. Kralın iki oğlu varmış; biri resmi, diğeri gayri resmi. Gayri resmi olan çocuk büyüyünce kralı öldürüp, yerine geçmiş, kendini kral ilan etmiş, esas oğlan da Hindistan’a kaçmış. Esas oğlanın kendisini öldürteceğinden korkan gayri resmi kral Kasyapa, bu kayayı yeni başkent olarak seçmiş ve uzun yıllar korku içinde burada yaşamış. 17 yıl sonra Hindistan’daki oğlan gelip burayı yerle bir etmiş ve tahta geçmiş. 14.yy a kadar burada rahipler yaşamış ve kutsal sayılmış. Zorlu bir tırmanış ile yukarı çıkılıyor. Tırmanış sırasında kayalara yapılmış ve yüzlerce yıldır açıkta olduğu halde renkleri bozulmamış freskler gördük. Ana kayaya tırmanış, kayalara oyulmuş iki aslanpençesinin arasından başlayan merdivenlerle yapılıyor ve bu etkileyici manzaradan dolayı aslan kayası ismi verilmiş. Kayanın üzerinde eski yapılara ait temel kalıntıları ve bir adet havuz görülüyor. Yukarıdan manzara ise tam anlamı ile büyüleyici. Sigiriya’dan indikten sonra etrafındaki gölde sal ile gezdik ve yerel bir köyü ziyaret ettik. Köyde misafir olduğumuz evde yerel tatları denedik ve tuk tuk ile köyden bizi bekleyen ferrarimize ulaştık.

Öğleden sonra ikinci olmazsa olmazımızı gerçekleştirmek üzere, yakın bir mesafedeki Unesco Dünya Miras listesinde yer alan Polonnaruwa Antik Kentine yola çıktık. Dilan, burası beni aşar deyince yerel bir rehber ayarladık ve gezmeye başladık. Oldukça büyük bir kompleks, yağmurda hafif hafif başladığı için elimdeki listeye öncelik vererek Polonnaruwa gezisini planladık. Burası ikinci krallık döneminin başkenti, pek çok tapınak ve saray kompleksinden oluşuyor. Bana Angkor Wat’ı (Kamboçya) anımsattı biraz. Aslında buraya tam gün ayırıp bisikletle gezmeyi çok isterdim. Bir daha gelmek için sebeplerimizin olması bu anlamda beni yapamadığım şeyler için avutuyor.

Ertesi gün gene erken uyanarak Dambulla yakınındaki kayalara oyulmuş mağaralara gittik. Mağara içerisinde kayalardan oyularak yapılmış yüzlerce Buda heykeli vardı. Yerel halkın ibadet ettiği bir bölge burası ve herkes Buda’ya lotusdan oluşan hediyeler sunup dua ediyor. Lotusların cazibesine kapılıp ister istemez koklamaya kalkışınca sağlam bir fırça yedim bir teyzeden. Meğer Budalara sunulan lotusların koklanması saygısızlıkmış. Bu vesile ile bizde öğrenmiş olduk.

Üçüncü günümüzde Kandy’ye gidiyoruz ve uzun bir yol yapacağız. Yolda üzerinde devlet kontrolünde üretim yapan bir baharat çiftliğine uğradık. Fitoterapi uzmanı olarak kendini tanıtan bir arkadaş eşliğinde baharat çiftliğini gezip bilgi aldık. Çıkışta burada üretilen ürünlerden satın almak için markete girdiğimizde şok olduk. Sri Lanka çok ucuz bir ülke olmasına rağmen burada satılan ürünler çok pahalıydı. Ayrıca belirtmek isterim ki bu ürünleri ülkemizde beşte bir fiyatına alabiliyoruz. Taş yerinde ağırdır sözüne atıfta bulunarak ayrıldık.

Gene yol üzerinde bir çay fabrikasını gezdik. Asıl çay plantasyonu Nuwara Eliya da. Fakat dağların tepesinde, yolu oldukça kötü olduğu için biz buraya gitmedik. Sevimli bir Sri Lankalı kız bizi fabrikada gezdirdi ve bilgi verdi. Yeşil ve siyah çayın aynı bitkiden elde edildiğini, eğer fermantasyon olmadan çay elde edilirse yeşil, fermantasyon sonrası olursa siyah çay elde edildiğini öğrendik. Çay bitkisinin sadece ucundaki sürgünler 4-5 yaprak şeklinde elle kırılarak toplanıyor. En uçtaki en taze sürgün en değerlisi. Bu ayrıca hasat ediliyor ve bundan altın ve gümüş çay elde ediliyormuş.

Öğlen yemeğimizi yerel bir restoranda aldık. Burada şunu eklemem lazım; Sri Lanka’da aç kalınmaz. Çok zorlayıcı bir mutfak yok, yiyecekler lezzetli, belki biraz baharatı fazla. Ama asla Hindistan mutfağı kadar değil. Acı sevenler için ise bir cennet bu yemekler. Gene belirteyim; Meksika mutfağı kadar da acı değil. Burada çocuklara altı aylıkken acı vermeye başlıyorlarmış ve periyotlar halinde dozlarını arttırıyorlarmış. Acı yemek bir tür dayanıklılık testi gibi bir şey, bununla gurur duyuyorlar. Kandy’ ye giderken yolda büyük bir manavın önünde durup var olan tüm tropikal meyveleri tadıyoruz. Kimi çok leziz, kimi oldukça değişik. Facebook da benim sayfamda Dilan ve tropik meyve anlatımı ile ilgili hem detaylı hem de pek sevimli bir video var. İzlemenizi tavsiye ederim. Dilan beğenmediğimiz tüm meyvelere çok sağlıklı, şuna iyi geliyor, güzelleştiriyor, hücre yeniliyor falan diyor sürekli. Bizde yiyemediğimiz her şeyi ona zorla yediriyoruz. Doğal sonuç olarak Dilan yol boyunca hiç susmadan konuşuyor.

Kandy’ deki otelimizin adı Topaz; tepede nefis bir manzarası var. Kandy’yi genel olarak pek sevmedim. Çok karışık, trafik var, çok gürültü var. Bu kadar yeşilin ortasında bu keşmekeş pek ironik durmuş. Fakat sabah uyanıp da Royal Botanik bahçesini görünce birden bu şehir adı gibi şeker görünmeye başladı gözüme. Topraktan köklenip, gökyüzüne ulaşan yüzyıllık ağaçlar, renk renk çiçekleri ile çok özel bir bahçe. Buradayken saatin nasıl hızlı geçtiğini hiç birimiz fark edemedik tabi. Koştur koştur son kralın sarayını ve Buda’nın dişinin saklandığı tapınağı ziyaret ederek günü sonlandırmayı planlıyoruz. Neyse ki iki ziyaret noktası da aynı yerde. Özellikle Buda’nın dişini muhafaza ettiği için Kandy’deki bu tapınak kutsal sayılıyor ve ciddi bir ziyaretçi akımına uğruyor. Buralara kadar gelmişken görmeden olmaz yani. Benim için pek de heyecan verici değildi. Otele giderken bir mücevher mağazasına giriyoruz. Sri Lanka çayı kadar değerli taşları ile de ünlü. Özellikle safir ve topaz. Bizimkiler baya bir vakit geçiriyor burada ben ise sıkıntıdan kurdeşen dökmek üzereyim. Bir an önce otele gidip dinlenmek ve ertesi güne başlamak istiyorum. 

Bugün uzun yol yapacağız ve ülkenin güneyindeki sahil bölgesine gideceğiz. Galle kasabası. Burası fotoğrafçıların durak noktası. Çünkü sırıkta avlanan balıkçıların bulunduğu bölge. Dünyada bu şekilde balığın tutulduğu tek ülke ve tek kasaba. İşte bu yüzden Sri Lanka’da burası benim için olmazsa olmaz. Üzücü olan bu şekilde balık avlama burada da bitmek üzere. Artık turistler ve fotoğrafçılar için bir gösteriye dönüşmüş durumda. Balıkçıların bulunduğu bölgeye gelmeden önce Galle kasabasını gezip, surlarında dolaşıyoruz, sahilde güzel bir kafede soğuk biralarımızı içiyoruz. Tekrar aracımızla sahil boyunca ilerliyoruz. Ülkenin bu kesimi plajlar ve sayfiye yerleri ile dolu. Hoş manzaraları izlerken hiç hoş olmayan bir şey öğreniyoruz. Son tsunamide bu bölgede 35.000 insan ölmüş. Önce küçük bir dalga gelmiş, deniz kıyıya balık bırakıp oldukça geriye çekilmiş. Balıkları toplamaya gelenlerin üzerine on yedi metrelik dev dalga gelip hepsini yutmuş. Sonuç her yer enkaz ve ölü. Yolumuzun üzerindeki tsunami fotoğraf müzesi ve anıtını görüyoruz. Keyfimiz kaçıyor ister istemez. Sessiz bir şekilde sırık balıkçılarına ve gün batımına doğru yol alıyoruz. Balıkçıların çoğu betel çiğneyerek uyuşmuşlar, dişler sararmış, gözlerinin akı safran sarısı olmuş. Sağlam bir bedel ödeyerek keş balıkçıları sırıklara çıkarıp sözde balıklarını tutturuyoruz. Ben seri halde fotoğraf almaya başlıyorum tabi. İşimiz bitince biraz eğlenelim deyip sırıklara biz çıkıyoruz ve pek çok komik fotoğraf karesi çekiyoruz. Epey yorgun Galle’e dönüşe geçiyoruz. Dilan bize bir sürpriz hazırladığını söylüyor. Burada yaşayan bir arkadaşının evinde ufak bir yemek hazırlandığını bizi beklediklerini söylüyor. Halbuki hepimizin aklından geçen odaları kumsala açılan otelimize dönmek, güzel otel yemeklerini yemek, gece kumsalda uzanmak. Hepimiz biraz mızıldanıp çok yorgunuz desek te Dilan çok ısrarcı, biz de kıramıyoruz onu. Galle’de misafirliğe gidiyoruz. Aracımız öyle karanlık ve dar sokaklara giriyor ki biraz ürperdiğimi itiraf edeyim. Sonunda bir demir bahçe kapısı açılıyor ve evin avlusuna arabamızı park edip iniyoruz. Müthiş bir manzara bizi bekliyor. Nehrin denize açıldığı yerde iki katlı nefis bir ev. Miami havası veren bir atmosfer. Sri Lankalı olup da İsviçre’de yaşayan ev sahibimiz ve zarif Rus eşi harikulade bir sofra ile bizi karşılıyor; ahtapot, her boyundan karides ve bayıldığımız zencefil soslu kalamar (bir daha nerede yiyebilirim acaba böyle bir şey). Sohbet ile birlikte yemeklere gömülüyoruz, aradan bir saat kadar geçiyor ki bir konuk daha geliyor. Dilan’ın gözleri yuvalarından fırlıyor, çünkü gelen kişi Sri Lanka’nın Tarkan’ı denebilecek (ev sahibi Rus hanım söylüyor bunu) Amal Perera imiş. Dilan acayip öforik, yerinde duramıyor. Sanırım Tarkan’la aynı masada otursam ben de heyecanlanırdım. Sohbet muhabbet derken geç saatlere kalarak kumsala açılan odalarımıza gidiyoruz. Gözlerimizden uyku aksa da biraz da kumsalda takılıyoruz. Hızlı bir plan değişikliği yapıyoruz. Otel güzel, biraz keyif yapalım, yarın erken yola çıkmayalım diyoruz. Gene de ben saat 11.00 de teker döner deyip, 12.00 yi kabul etmiyorum. Zira yarın başkent Colombo var. 

Sabah geç uyanma, deniz, sahil yürüyüşü ve muhteşem bir kahvaltı sonrası teker Colombo için dönüyor. Colombo başkent ama çok da vakit ayırılacak bir yer değil bence. Daha doğrusu Sri Lanka gibi özel bir ülkede, çok özel durmuyor. Ufak bir şehir turundan sonra değişik mimarisi ile kırmızı camiyi, hindu tapınağı ve pitta sokağını geziyoruz. Bir Türk olarak gittiğim her ülkede yaptığım asli görevlerimden birini yerine getirmek istiyorum. Dilan’dan beni bir markete götürmesini rica ediyorum. Bakıyorum ekip benden meraklı, marketten çıkamıyoruz. Son yemeğimizi otelde güzel bir şarap ile kapatıp, uyuyoruz. Ertesi gün sabah erkenden dönüş yoluna düşeceğiz.

Gezginlerin klasik bir sorusu vardır. Çok gezen mi, çok okuyan mı bilir? Cevap veriyorum: gezdiği yerleri gitmeden önce okuyup, sonra gezen bilir. Sevgili acilci arkadaşlarım bol okumalı, bol gezmeli ve sağlık içinde yıllar dilerim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here